Seksen Yıllık Kafes ve Ruhun Terhisi – 1 –
Seksen Yıllık Kafes ve Ruhun Terhisi – 1 –
Düşünce dünyamızda derin bir yolculuğa çıkalım. Seksen sene… Dile kolay, lakin nefes nefese geçen uzun bir ömür. Bu uzun serüvende, aslı nurani ve latif olan ruh, kesif ve maddi olan bedeni tam seksen yıl boyunca sırtında taşır.
Bu, garip bir yolculuktur. Ruh, tabiatı gereği hürdür, kayıtsızdır; zaman ve mekanla mukayyet olmak istemez. Ancak dünya imtihanı gereği, etten ve kemikten bir kalıba, adeta bir kafese girer. Bu seksen yıl boyunca o beden bazen kamburlaşır, bazen ağırlaşır. Ruh ise o ağırlığın altında, bedenin bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarına koşuşturur durur.
Bedenin Zahiri İstibdadı
Bedene “arkadaş” diyoruz, lakin çoğu zaman ruhun üzerinde bir hükümranlık kurar. Acıkır, ruhu peşinden sürükler; susar, ruhu çeşme başına götürür. Uyumak ister, ruhun şuurunu örter. Gezmek, eğlenmek, gülmek ister; ruhu bu heveslerin peşinde koşturur. Hele o nefis ve enaniyet devreye girdiğinde, istekler birer emre dönüşür.
Bu durum, adeta bir “hapis hayatı”dır. Ruh, cihan şümul kanatlarını açıp uçmak isterken, beden “Dur!” der. “Karnım aç, maaşım yok, hava soğuk, hastayım…” Bedenin bu nazlı ve bitmeyen şikayetleri, ruhun ulvi ufkunu perdeler.
Savaşlar, cinayetler, enflasyon, geçim derdi gibi dünya gaileleri, aslında hep bu bedenin, bu kesif kalıbın ihtiyaçlarını karşılama ve onu koruma telaşından doğar.
Şu fani vücut, seksen sene boyunca ruha neler çektirir!
İbretli Bir Ayrılık: Vefat
Ve gün gelir, vade dolar. Ölüm, o seksen yıllık arkadaşlığı bitiren keskin bir kılıç gibi iner. Bu an, zahiri nazarla bakıldığında ürkütücüdür. Seksen yıl boyunca “ben” dediğiniz, her sabah aynada gördüğünüz, her sızısını hissettiğiniz o “arkadaşı” bir çukura bırakıp gitmek… Tek başına. Onsuz.
Lakin hakikat ve hikmet penceresinden bakıldığında, bu bir terk ediş değil, bir terhistir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nda bu hakikati ne güzel tasvir eder:
> “Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.
……Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz vakit, “Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik” demeyiniz, feryad edip meyus olmayınız. Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi celb edip yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.”
Asıl vatanlarına bir rücu’dur. Zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna bir dâvettir.”
> (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam)
“ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir davettir. Hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. ” (Lem’alar. 25. Lem’a. 8.deva)
>
Onsuz Bir Hayatın Hafifliği
“Onsuz bir hayat nasıl olur?”
İşte asıl hikmet buradadır.
O hayat; hastalıkların, ağrıların, yaşlılığın, kamburluğun olmadığı bir hayattır. Acıkmanın zilletinden, rızık endişesinin ağırlığından, yazın sıcağından, kışın zemherisinden azade bir alemdir.
Ruh, bedenden soyunduğunda, üzerindeki o ağır zırhı çıkarmış bir savaşçı gibi hafifler.
Meğer o vücut, ruhun ayağında bir pranga, sırtında bir yükmüş. Dünya hayatının o keşmekeşi, gürültüsü ve stresi, aslında sadece o bedeni ayakta tutmak içinmiş. Beden toprağa karıştığında, ruh kendi aslına, kendi vatanına, latif ve nurani alemine döner.
Bu bir yanılma değil, hakikatin ta kendisidir. Bizler dünyada iken, kafesin içindeki kuşu kafes zannettik. Kafes kırılınca kuşun öleceğini sandık. Halbuki kafes kırılınca kuş özgürleşir.
Allah (C.C.), Ankebût Suresi 64. Ayet-i Kerime’de şöyle buyurmaktadır:
> “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!”
> (Kur’an-ı Kerim Meali)
>
Netice-i Kelam
Ölümden ve bedenden ayrılmaktan korkmak, aslında alışkanlıklarımızdan vazgeçemeyişimizdendir. Seksen yıllık bir ülfet vardır. Ancak düşününce; savaşsız, kavgasız, hastalıksız, dertsiz bir aleme doğmak; eskiyen elbiseyi çıkarıp atmak kadar ferahlatıcı olmalıdır.
O halde ürkütücü olan ölüm değil, hayatı sadece bedenden ibaret sanıp, ruhu ihmal etmektir. Asıl korkulması gereken, bedenin geçici arzuları uğruna, ruhun ebedi saadetini feda etmektir.
Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
29/11/2025
![]()

